Moda Sahnesi · Tiyatro Yazıları

Parkta Güzel Bir Gün: Sınırda ya da Sınırsızlıkta

Parkta-Güzel-Bir-Gün

Lefkoşe’deki Yiğitler Burcu Parkı, paralel evrene açılan bir kapı gibi gibi gelir bana. Hani Kemal Sunal’ın son filmi Propaganda’da bir sınır köyü ikiye bölünür ya ani gelen bir sınır çizgisiyle, bu park da biraz öyle: Park sınırın kendisi. Sonundaki tel örgülerden baktığınızda Rum Kesimi’ni görebiliyorsunuz. Aynı evler, aynı binalar ve insanlar da kuzeydekilerden hiç de farklı değil.

Sınırın kendisi yakın olsa da Rum Kesimi çok uzak. Can Yücel’in meşhur şiirindeki iki insanın arasındaki mesafe kadar uzak. Birbirlerini zaman zaman anlamamalarının dışında bu mesafe daha çok bürokrasi yüzünden. Gerçi, Kıbrıslılar, sınırın ne tarafında durduklarına göre değişmeden karşı tarafa geçebiliyorlar. Ama Türkiye pasaportu olanlar için durum böyle değil. Bürokrasinin bitmez tükenmez kıvrımları anlatıp ömür tüketmeye gerek yok. Atina’dan gelmedikçe, ki oradan da kırmızı pasaportsuz vize alıp almayacağınız tartışmalı, pek mümkün değil Rum kesimine gitmek.

Ama şehrin geri kalanı hemen yanı başınızda! Ama ama hayır sınır var, yasak hemşerim! Yapabileceğiniz tek “makul” şey, köhne bir BM gözlem kulesi ve “Fotoğraf çekmeyiniz” tabelaları eşliğinde o çorak parkın ortasında durmak ve sanki bir gözlük takar gibi, ötekini, diğerini, sınır koyduğunu o park sayesinde görmek.

Ama bu bir “Kıbrıs Sorunu” yazısı değil. Hatta parkların güzel şeyler kadar, kötü şeyler de çağırıştırdığı bu ülkede yazıldığı halde, sorunsuz bir yazı bile olduğu söylenebilir.

Bu yazı bir tiyatro bileti hakkında. Bu tiyatro bileti, Kıbrıs’taki bu parka benzer bir parka götürdü beni. Tek farkı bu kez sınır parkın tam ortasından geçiyor ve iki sevgiliyi birbirinden ayırıyordu. Ama hemen üzülmeyin, böyle bir ikili aradan bir sınır geçemese de bir süre sonra ayrılırlardı.

Bu park da bildiğimiz parklardan. İnsanların “özgür hissetmek” için gelip, tabelaların, insanların ve kendine otorite diyenlerin sınırlarına takıldıkları o “meşhur” parklardan. 

Pardon, bu parkın nerede olduğunu söylemeyi unutmuşum. Alın kağıdı kalemi adresi yazın. Tiyatro: Moda Sahnesi Oyun: Parkta Güzel Bir Gün Moda/Kadıköy.

Oyunla ilgili bir derdim var ama derdimin tam olarak ne olduğunu söyleyemiyorum.  Oyunun ikinci kısımı, birinci kısmından biraz daha yavaş geçiyor. Bu sıktığı manasına gelmiyor ama mevzuyu çözüp, sonunda nasıl biteceğini az çok kestirince zamanın geçtiğini hissetmeye başlıyorsunuz.

Ama bu beklediğiniz sonun sizin yutkunmanıza sebep olmadığı anlamına gelmiyor. Hele de doğudan gelen bütün haberler, eninde sonunda bir kurşun ile ilgili oluyorken.

Gelelim, bu parkın “gediklilerine”:

Mert Fırat, yine tiyatrodaki performansını, sinemadaki performansından daha çok sevenlerin lehine bir gol atıyor ve onu komedi de başka sevenlere bir göz kırpıyor. Televizyon sektörü onu ille de “jön” yapmaya çalışıyorken, onu komedide izlemek çok zevkli. Bu oyundaki performansına gelince, hayır, hiç doğal değil. Hiçbir şeyiyle doğal değil. Karikatürize edilmiş bir hali var, aynı sahneyi anlamsızca ikiye bölen sınır gibi. Ve bu karikatürize hal öyle dozunda öyle tam yerine rastgeliyor ki, çok eğleniyorsunuz. Bir ara bu hali sinirinizi bozuyor, “Rahat bıraksın şu insanları” diyorsunuz, gidince de “Cooorç, çağır gelsin!”.

Volkan Yosunlu, neredeyse  Bütün Çılgınlar Sever Beni’yi izleyen herkesin hakkında çok konuştuğu, öve öve bitiremediği bir oyuncuydu benim için. Öyleki çevremde Moda Sahnesi’ne sırf Volkan Yosunlu’yu getirdiği için bile teşekkür edecek insanlar türemişti. Ne yalan söyleyeyim, bir noktadan sonra insanların abarttığına, oyuna bir türlü gidemediğim için bana nispet yaptıklarına inanmaya ve bununla avunmaya başlamıştım. Parkta Güzel Bir Gün’de gördüm ki abartmıyorlarmış. Zaten o da sahnede “abartmıyor”.  Mert Fırat’a bütün halleriyle zıt. Aslında rolü ne karşılaşmak isteyeceğiniz bir adam, ne olmak isteyeceğiniz bir adam. Ama sizde yer yer onun gibisiniz. Tanıdık bir yabancılığı var. Hani öyle bir adam yoktur ama siz “Kimdi bu adam” hissinden kurtulamazsınız ya, hah işte Volkan Yosunlu’nun oyunculuğu biraz o hissi oynamak gibiydi.

Arthur’un ve sınır görevlisinin, Volkan Yosunlu ve Mert Fırat’ın oyunculuklarından kaynaklanan bu zıtlıkları ve bu zıtlığa rağmen birbirine zaman zaman çok benzemeleri ise oyunun başka başka şahaneliklerinden.

Didem Balçın’ı ben daha önce hiç sahnede izlemedim. İyi ki de izlememişim. Sahnede kadın olmak zordur. (Zaten nerede zor değildi ki). Hele iki adamın arasında pinpon topu gibi gitmesi beklenen bir kadını oynarken daha da zordur. Yani hayal gücünün sınırları belli, sahnede iki adam bir kadın var ne olabilir ki?

Her şey! Didem Balçın’ı ilk kez izlediğime sevindim, daha önce izlemiş olsaydım oyun bu kadar zevkli olmazdı. Yetenekleri tartışılmaz iki adamın arasında, zaman zaman onların uyumuna dahil oldu, zaman rol icabı uyumlarına maydanoz oldu. İkisini de idare etti, ikisine de haddini bildirdi ve bunu artık “klişe” diye tabir etmekten benim sıkıldığım, ama senaristlerin, yönetmenlerin, oyuncuların anlatmaktan bıkmadığı kadın tipi üzerinden yapmadı. Oliva’nın derdi zaten dahil olmaktı, Didem Balçın dahil oldu, baskın oldu. Zaman zaman karikatürize, zaman zaman doğal oldu. İki adam arasındaki denge oldu.

Seyirciyi her zaman bir şekilde oyuna dahil ediyor oluşu, Moda Sahnesi alamet-i fahrikalarından birisi. Bu sebeple, yine, her zamanki gibi, sahnenin en iyisi seyirciydi. Sadece iki sıra önümdeki sevimli yaşlı teyze, sahneden düşen şok cihazını yanlışlıkla düşürdüler zannedip veren ön sıradaki kadın değil, hepimiz çok iyiydik. Oyunda biz de göldeki ördekler olduk. Bütün oyun boyunca oyuncular bize bakıp ördek dedikçe “Vak vak” dememek için kendimi zor tuttum. Bu parka bir daha yolum düşerse vak vaklayacağım, ahanda buraya yazıyorum.

Işık tasarımı anladığım bir mevzu değil ama şunu söyleyebilirim ki, ben bu sahneye daha önce de geldim. Aynı salonda aynı koltukta oturdum (Ne yapayım, pek bir benimsedim koltuğumu). Zaten Bengi Günay her seferinde dekorun sahnenin süsü değil, parçası olduğunu gösteren yepyeni sahne tasarımları yapıyor ama bu sefer sahnedeki farklılık sadece bundan kaynaklanmıyordu. Bana o sahne daha önce bu kadar küçük ve sınırlı gelmemişti. Bunun alamet-i fahrikası da ışık ve dekordan kaynaklanıyor olsa gerek. İrfan Varlı Ve Bengi Günay’ın ellerine sağlık.

Evet, tiyatro bir ekip işi ama söz bu oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan’a geldiğinde bu ekibin başında kimin olduğu da inanın bana çok fark ediyor. Ben kendisinin metini okuma şeklini seviyorum. Bazen bu okumalarımız farklı olsa da benim zihin dünyama çok büyük katkısı büyük. Sonuçta oynanan metinlerin hiçbiri dün yazılan, ilk defa karşılaştığımız metinler değil. Tiyatroyu, bir kitap okumaktan farklı kılan oyuncuların, yönetmenin ve izleyen katkıda bulunan herkesin bildiğimiz o metni farklı farklı okumalarına şahit olmak. Böyle bir muhabbet, zihin dünyalarımızdan sınırları kaldırmanın en tatlı şekli. Hele izleyeceğiniz Moda Sahnesi oyunlarına metni azıcık çalışıp giderseniz daha da tatlı oluyor.

Sınırlarınızı, sınırlarımızı, sınır kavramımızı bir daha düşünmek ve bu konuda başkalarının zihin dünyalarına konuk olma fırsatı  9 Ocak’ta Moda Sahnesi’nde. Sizi “Çok keyifli bir oyun, izleyin” klişesi ile başbaşa bırakarak bitirmeyeceğim bu yazıyı. Çünkü biliyorum ki keyif benim keyfim ve izlemezseniz siz üzüleceksiniz. Ama üzülmenizi de istemem. Bu yazıyı da bu sebeple yazdım zaten.

Not: Bu oyun bu sezon oynanmıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s