Moda Sahnesi · Tiyatro Yazıları

Roberto Zucco: Tel Üstündeki Tel Canbazı

roberto-zucco-tiyatro-oyunu-yorum

Tuhaf bir eylemsizlik hali arayışında ruhum, bir tür pasif direniş şekli. Çünkü bütün diğer hallerin, hareketlerin, rollerin sahipleri var. Bir tanesi de benim olsun, tek sahibi ben olayım telaşında değilim. Sahipsizliğin ruhunu anlama derdindeyim, çünkü sahipsizlik getirecek çıkardan uzak sebepsizliği ve sebepsizlik herşeyden uzak rastgele iyiliğin temeli.

Öyle bir eylemsizlik ki bu aradığım, kimse seni harekete geçiremez. İnsanlar bir nehir gibi bir aşağı bir yukarı akabilirler ama sen taş gibi kalırsın yerinde.

Mezuniyete birkaç ay kala, bir arkadaş profesyonel bir öğrenci olmadığımı söyledi. O demeden düşünmemiştim üzerine bu konunun. Bir pasif direniş halindeydim. Sevdiğim şeyleri sebepsiz seviyor, sevmediklerimin beni nereye götüreceklerine bakmadan sebepsizce silip atıyordum. Yolun ne düzüne, ne tersine gidiyordum. “Hayat senin için zor olmalı” demişti arkadaş. Çünkü insan birşeylere sahip olmak için dişini sıkmalıydı. Belki de böyle gidersem hiçbir şeye sahip olamayacağımdan endişelenmeye başlamıştı. Hayatımın zorluğu bundandı.

Erich Fromm, “Olmak ya da Sahip Olmak*” kitabında yaşamdaki kendini bulma macerasının yükselen piyasa değerleri eşliğinde nasıl da sahip olma macerasına dönüştüğünü anlatır. Endüstri devrimi ile sonsuz üreten, hazır üretmişken de sonsuz tüketebileceğine inanan insan, tükettikleri ile tanımlamaya başlar kendini. Her ne kadar sonsuz sınırsızlık ifade ediyor olsa da,  insanın tüketilenlerle sınırsızlığa erebilmesi için birtakım sınırları kabul etmesi gerekir: Çalışma ve tatil saatlerinin sınırını, toplumda ona biçilen rollerin sınırını, 20 kişinin çalıştığı bir ofiste plastik bölmesinin sınırlarını. Bu sınırsızlık vaadi ve ona ulaşılmak için aşılması değil içinde kalınması gereken sınırlar delirtir insanı. Bir yüzüğe “Kıymetlimisss” derken bulabilir mesela kendini, manasız seri ilişkilerin içinde sınırları değil, bedenleri keşfe çıkabilir, beyaz gergedanların peşine düşebilir.

Madem zordu hayat bana, beyaz gergedanların peşine düştüm ben de. Onlar beni, Kemal Aydoğan ve ortaklarının sahip olduğu Moda Sahnesi’nde, rolleri dağılmış, kostümleri sahneye dizilmiş, tüm planı, sahneleri teker teker yazılmış bir oyunda, Roberto Zucco’da önce eylemsizlik, sonra sahipsizlik aramaya götürdü . Televizyon programlarında talibini aramak kadar acayip değil mi? Değil.

Çünkü Roberto Zucco eylemsiz, sebepsiz. Ama bu kez size Roberto Zucco’yu anlatmayacağım, önceki tiyatro yazılarında yaptığım gibi. Herkesin işinde, gücünde, sınırlarında olduğu bir oyunda onun nasıl sebepsizlikle beyaz gergedanların peşi sıra savrulduğunu, bir sebep aradığınız her hareketinin onun gibi boşlukta sallanıyor olmasını, ne kahraman, ne düşman olamamasını… Evet, bir iyiliğe götürmedi belki bu sebepsizlik onu. Ama oyun ve Moda Sahnesi herşeyi ile iyilik güzellikti.

Çünkü insanı nedensizlik eşliğinde iyiliğe götüren o sahipsizlik, oyunun biletinden önce bir blöf sözcüsü eşliğinde başladı. Bir kerelik bir haftasonu gündüz seansı. Sonrasında mezuniyetin son demlerinde bir öğrenci ve insanın moralini bozan ödevi. Ayaküstü tiyatroların politik ekonomisi, memleket derdi, çayın kokusu, fuayenin güzelliği. Dahil mi bunlar sahipliğe, sahipliğin sınırlayamadığı rastgele iyiliğe güzelliğe?

Bilete kavuşmanın ardından varılan sahnede herşey yerli yerindeydi, herkes rolünde. Işıklar İrfan Varlı’dan. Dekor Bengi Günay’dan. Görmeden uyduğumuz tüm sınırları, herşeyin önceden plandığını ve nasıl gözükürse gözüksün herkesin işin yaptığını gösteren bir sahne hazırlanmış. Hazır oyuncular çıkmıyor karşınıza, ilk defa herşey önünüzde hazırlanıyor. Adeta açık mutfak ama steril değil. Alışılmadık bir sahipsizliği, kirliliği var bu halin. Çünkü genelde tiyatro bir perde, bir yansıma. Bu kez değil, bu kez bütün süreç kulissiz karşınızda.

Elbette bu, ayrıntılıların büyük bir titizlikle düşünüldüğünü, herkesin çok çalıştığını ve üzerine düşen rolü yaptığını gizlemiyor. Ama bir sahipsizlik var, İstanbul’da bir tiyatronun böyle bir oyunu böyle bir dilde oynamasında. Koltes böyle bir oyun yazdığından, bu oyunu sahiplendiklerinden değil. Herkes oynayabilir bir Koltes oyunu. Sahipsizlik, tiyatronun benliğini, kafasını, kimliğini bu oyunun içine sızdırabilmelerinden. “Bu oyun böyle sahneleyecekse ancak bu kadro ile ancak Moda Sahnesi’nde sahnelebilir, peh” diyebileceğimizden.

Bu sahnede daha önce de izlediğim İnan Ulaş TorunMurat Tüzün, Ezgi Coşkun, Çağlar Yalçınkaya, Hasan Demirtaş her zamanki gibi çok iyi. Yetenekli insanlar, çok da çalışmışlar. Beklediğimiz birşey değil mi? Hülya Gülşen‘i sahne izlemek büyük bir keyif. Deniz Elmas‘ın yolu açık. Sahiplik iddia ettiğim bu kelimeler standart değil mi? Öyle. Ama sahip olduğum kelimeler yetmiyor, bu insanların böyle bir oyunun parçası olmak isteyip, böylesi bir enerji ile üç sezondur oynuyor olmalarını anlatmaya. Açıklayamıyor Ezgi Coşkun’nun her sahnesinde içten, samimiyetle kahkaha atan kadınları. Açıklayamasın da zaten! Yoksa sahip olmaya çalışırız ona. Halbuki bu neyin var neyin yok bakmadan, kim ne der aldırmadan bir kendin olma hali ve onun şahaneliği.

Tuhaf bir eylemsizlik arayışındaydı hala ruhum. Sahneden çıkıp karanlıkta yürüdüm. Bahariye Caddesi, her zamanki gibi işinde gücündeydi. Bir nehir gibi akıyordu insanlar aşağı, bir nehir gibi akıyordu insanlar yukarı. Durduramazsın onları. “Yok arkadaş” ben aşağı akmayacağım deyip, yolunu değiştirsen orada da akanlar var. Bütün rolleri dağıtılmış oyunun ve bir rolü bırakıp diğerinden taraf olmak çıkartmıyor seni oyundan. Sahip olma hali bu, zamanın ruhu.

Bense bir cambaz gibi hissediyorum sınırsızlığa giden sınırların üstünde. Durduğum yerde beyaz gergedanları görebiliyorum. Bitmiyor eylemsizlik arayışım. Öyle bir eylemsizlik ki bu kimse seni harekete geçirmez belki ama kimse durduramaz da. Hayat zor mu bana? Belki. Dengemi bozmasınlar kafi.

Bu yazının ilhamı Roberto Zucco, üçüncü yaşını cânı gönülden tebrik ettiğim pek sevgili Moda Sahnesi‘nde 14 Aralık’ta. 

Bonus: Turgut Uyar- Tel Canbazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir

*Erich Fromm’un kitabı Türkçe’ye “Sahip olmak mı, Olmak mı?” diye çevrildi ki kitabın İngilizce isminin “To have or to be?” olduğu düşünülürse bu oldukça yerinde bir çeviri. Bense kitabı okurken aklıma Hamlet geldiği için, çeviri de müsade edince, bu yazı için ismini “Olmak ya da Sahip Olmak” olarak kullanmaya karar verdim. Bence, Hamlet’in olmamak ile kastettiği kardeş katili amcasına, annesine, kokuşmuş Danimarka Krallığı’na biat etmek ile, Fromm’un sahip olmayı konumlandırdığı kapitalizme biat çok yan yana düşen kavramlar. Bu da bir minik okur notu olsun, meraklılara.

Reklamlar

Roberto Zucco: Tel Üstündeki Tel Canbazı” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s