İstanbul(lu) Islığı

istanbul-black-and-white-photo-180047

Pek çok şehri okudum ben. Pek çoğunda bulundum. Her yazarın ait olduğu bir şehir, o şehirde içinde dönüp durduğu tatlı bir üçgeni olmasına biat ettim.

Pek çok şehri okuyup, pek çoğunda bulunmuş olsam da hem okuyup, hem bulunup hem de yazdığım tek şehir var şu dünyada: İstanbul. Bu şehirde doğdum, müsade ederlerse bu şehirde gömülmeyi planlıyorum.

Kütük başka yerde olsa da ne Trabzonlu, ne Ankaralı, ne de İzmirli gözlükleri ile bakabilirim bu şehre. Benim başladığım yerdi burası ve gidip gidip hep döndüğüm yerdi. Ne gerek var şimdi dili geçmiş zamanlara: Döndüğüm yer hala.

Aslında bu yazıyı birkaç ay önce ülkeyi terk etmek istemenin muhaliflik, şehri terk etmek istemenin daha iyi bir yaşam arayışı olarak markalandırıldığı günlerde yazmak istemiştim. Bitirmeye yetecek ilhamı bulamadığım yazıya öfke ile başlamıştım.

Ama niyetim, nasıl Parisli, Londralı, New Yorklu dendiğinde gözümüzün önüne birisi geliyorsa, böyle bir kişi İstanbul için de var mı diye düşünmekti. Silahımı şehri terk etmek isteyen yeni köylülere çevirirken, İstanbul’da kalmak isteyenlerin aynalarından bakacaktım. Elbette bu İstanbul’u eğlence hayatı üzerinden tanımlayanların ki gibi olmayacaktı. Nasıl derler hani? Mekanın ruhunun insanına nasıl yansıdığının tarifi.

Elimde de, hayallerdeki tip olduğu tartışmalı bir devşirme İstanbullu vardı işte. Aynasından bakmanın en kolay olduğu: kendim. Ezelden beri hikaye dinlemeyi ve hikaye anlatmayı sevmiş biri olarak, ilk öykümü bu şehre dair yazmıştım: Beyoğlu’nda simitçilik yapan bir çocuğun dik başlı acıklı ve bu sebeple çok sıkıcı hikayesi. Gerçi Orhan Pamuk’un Beyoğlu’nda bir bozacı romanı yazacağını bilseydim o zamanlar, Sait Faik Öykü Ödülleri’nden elim boş dönmeme sitemle bin parçaya ayırmazdım o öyküyü ya neyse. İşte bu ödülsüz öykü ile ilgili bir hocam, daha önce yazarken hiç fark etmediğim bir özelliğimi söylemişti bana: “Sen düz yazıda uyak kullanıyorsun.” Birkaç yıl önce hocanın haklı olmadığını anladım. Ben uyaklı yazmıyorum, yazarken bir ritim tutuyorum. Bu her zaman iyi bir yazı olarak dönmüyor bana. Bazı cümlelerin içinde yersiz gelen kelimeler oluyor, devrik cümleler okuyucuyu yoruyordu. Ama olur da yazıyı yüksek sesle okursa biri o ritmi duyabiliyordu.

Tuttuğum bu ritmi fark etmem için mekan değiştirmem gerekti. Her yazar olma meraklısı gibi ben de şehirde içinde  dönüp duracağım bir üçgen tuttum kendime: Kuzguncuk-Kadiköy-Beşiktaş. Fırsat bu ya tam bu vakitlerde Beşiktaş’a da taşındım. Sonra birgün bu sefer üniversiteden bir hocam, Çarşı’nın ritminden bahsetti bana: “Eğer Çarşı’nın tam ortasında durur ve hergün dinlersen, hergün bir ritmi takip ettiğini duyabilirsin.” Sabah açılan kepenkler, taşınan kasalar, öğlen dönerci kuyruğu, kafelere lokantalara dağılan insanlar, öğle üstü öğrenciler, okuldan dersane, dersaneden eve. Eğer o gün şansına maç varsa, Kartal’ın orada siyah-beyaz insan dalgası, maç yoksa da afişler, bazı bazı basın açıklamaları. Akşam başka bir ritim. Taksim’inki, Kadıköy’ünkü gibi değil. Evleri yakında olan genç yetişkinler, okulları, yurtları, 3 arkadaş çıktıkları evleri yakında olan öğrenciler. Bir ıslık sesi gibi akşamın ritmi. Yeni doğan çocuğun kulağına ismini fısıldarlar ya hani, Çarşı’ya gelince de bu ıslık sesi önce kulağına, sonra kalbine girer. Tövbe bir daha iflah olmazsın.

Bu sırf Çarşı’nınki. İstanbul’da başka yerlerin başka ıslıkları yok mu? Bahariye’nin akışı, Beyoğlu’nun öksürüklü nefesi, Eminönü’nün cıvıltısı, Kuzguncuk’ta tahta gıcırtıları, Zincirlikuyu’da korna sesleri… Sultanbeyli, Okmeydanı… Sonsuza ilerler bu sesler ve İstanbullu bu sesler içinde devşirilir. İstediğin gibi olabildiğin yer değildir İstanbul. Kişisel gelişim kitapları gibi pohpohlamaz seni. Ama tornadan geçirip bir kalıba da sokmaz. Ona uymanı bekler, tek bir şekilde değil ama kendi eşsiz şeklinle. Yani ıslığa eşlik etmen gerekir ıslığınla.

Benim İstanbulluluğum tatları duymam, kokuları görmem, ritimleri yazmamdır. Duygularımı karma karışık eder bu şehir. Gidersem, muhakkak dönerim.

Geçen gün yine kan tadı duydum. Kükürt kokusu gördüm. Bildiğim ritim bir bombanın gürültüsüyle kesildi. Her gün yürüdüğüm yol, Kral Metin Oktay’ın futbola veda ettiği stadın yenisinin, içimdeki küskün Galatasaraylı’yı kıskançlıktan çatlatan Vodofone Arena’nın hemen yanı başı. Hissettiklerimi anlatmak için kelimelere ihtiyacım yok. Eminim sizin de kimsenin size hislerini anlatmasına ihtiyacınız yok.

İstanbul’da her bomba patladığında HSBC’nin bombalanmasını Ankara’da televizyondan izlediğim güne geri dönüyorum. Çocukluğumun kibir dolu sevgisiyle “Benim şehrim!” diye hüngür hüngür ağladığım güne.

Şimdi de ağlıyorum. Bu sefer “Benim şehrim” demiyorum: Bizim şehrimiz. Bizi olduğumuz gibi kabul etmeyen ama tordan geçirip tek bir tipe de dönüştürmeyen şehrimiz.

Kaosundan harmoni devşiren bir ıslık bu şehirinki. Bizim de İstanbullu olmuşlar olarak o ıslığa, ıslığımızla eşlik etmeye ihtiyacımız var.  Bombaları, nefret söylemlerini, ölümden rant devşirmeyi susturmak için ıslık. Çünkü bu şehre ait değil onların sesleri, ritmi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s