Sherlock ve Kızgın Seçmenler Macerası

sherlcok3_icon_655x300

Hazır olun, iyi polisiyeyi anlamanın tarifini veriyorum. Hayır, bu tarif için o yumurtalara, domateslere ihtiyacınız olmayacak.

İyi polisiye sizi ilk okuduğunuzda şaşırtır, ikinci kez okuduğunuzda ise yine şaşırırsınız. Ama bu sefer kitabın sonuna değil, yazar bütün ipuçlarını kitabın içine yerleştirmişken nasıl olup da olacakları tahmin edemediğinize şaşırırsınız ve bu, salak gibi hissetmenize sebep olur. Okuyucuyu bu duruma düşürmek için yazar, hem kitabın sonundaki büyük finale dair tüm ipuçlarını kitabın içine yerleştirmeli, hem de bunların okuyucunun dikkatini çekmemesini sağlamalıdır.

Yazar için zor olduğu kadar eğlenceli olan bu süreç, sonunda kendini salak gibi hissetmesine rağmen, okuyucuyu da çok memnun eder. Peki insan hem salak gibi hissedip, hem de neden memnun olur ki? Aşk? Yok bu sefer ondan değil.

Diğer türlerinin aksine polisiye, okuyucuyu kitabın içine davet eder. Kitabı okumak dışında okuyucunun başka hiçbir rolü olmayan diğer türlerin aksine poliseye, okuyucuyu düşünerek yazılmak zorundadır. Çünkü yazılan kitabın iyi bir polisiye olabilmesi için okuyucunun da kitaptaki karakterlerle beraber romandaki büyük soruyu çözmeye çalışması gerekir. Bunun aksine çoğu zaman kötü polisiyenin başaramadığı, okuyucu ilk seferde şaşırtmak değil, ikinci seferde şaşırtamamaktır. Bu tip romanlarda yazar, okuyucuya problemi çözme fırsatı vermemiş, adeta bir mucize gibi en çok şaşıracağı çözüm ile romana bir son yazıvermiştir. Okuyucu bu durumda da kendini salak gibi hissedebilir. Fakat bu seferki memnuniyet veren bir salaklık hali değil, kızgınlığa dönüşen bir haldir.

Özetle, yazmadığı romanda sadece okuyan değil, romanın yaratım sürecini de etkileyen bir aktördür polisiye okuru. Çünkü okuyucuyu romana dahil etmeden iyi bir polisiye yazmak mümkün değildir. Bu size de demokrasiyi çağrıştırmadı mı? Seçmenlerin aslında ülke yönetiminde oy vermek dışında hiçbir etkileri yok. Buna rağmen onları gözardı ederek ülkeyi yönetmek mümkün değil. Halk iktidara oy vermiş olsun ya da olmasın, taleplerini umursamayan ülke yönetimini protesto edebilir, bir sonraki seçimde tercihlerini değiştirip başkalarını iktidara taşıyabilirler. Yani demokratik rejimlerde ülkeyi yönetmeye devam etmek için seçmenleri umursamak önemlidir. Aksi kötü yan etkilere sebep olabilir.

Yıl 2010’u gösterdiğinde hem polisiye hem de demokrasi güzel gelişmelerle anılır oldular. Polisiye cephesinde, türün belki de en meşhur karakteri Sherlock Holmes, muazzam bir kadro ile günümüz Londra’sında geçen ve her bölümü film gibi olan bir diziye dönüştü: Sherlock! Dizi aslında Sir Arthur Conan Doyle’un yazdığı orjinal hikayelerden uyarlanıyordu, yani polisiyeseverlerin çok iyi bildiği maceralardı bunlar. Fakat diziyi yapanların bu eski maceraları sunuş şekli yaratıcılıkta yeni bir milattı.

Demokrasi cephesinde ise adı demokrasi ile anılmayan coğrafyalarda halk sokaktaydı. 2010 yılında Arap Baharı diye adlandırılan sosyal hareketler sadece Ortadoğu’da iktidar sahiplerinin yerlerini sarsmadı, adı demokrasi ile anılan coğrafyalardaki protestoları da etkiledi. Farklı coğrafyalarda, farklı demokratikleşme düzeyindeki devletlerde yaşayan tüm protestocuların aslında tek ve ortak bir talebi vardı: İktidar sahiplerinin halkın taleplerini umursaması.

Peki geçen 7 yılda polisiyenin ve demokrasinin bu güzel çocuklarına neler oldu? Sherlock, başarılı iki sezonun ardından iki senelik bir ara verdi. Aranın ardından gelen üçüncü sezon, fena değil deyip geçiştirilebilirdi. Fakat dördüncü sezon tam anlamıyla bir hayal kırıklığıydı. Çünkü artık karşımızda çok iyi tanıdığımız ve birlikte maceralardan maceralara koştuğumuz bir dedektif değil, bütün işi kafamızı karıştırıp alkışımızı almak olan bir sihirbaz vardı. Özellikle dördüncü sezonun finali ilk kez izlendiğinde seyirciyi şaşırtsa da ikinci kez izlendiğinde bir kızgınlık dalgasına sebep oluyordu. Bir saati aşkın süren finalde, mantık hataları ve nedeni anlamadığımız numaralar ile seyirciye koltukta süs bebeği gibi oturmak dışında bir rol düşmüyordu. Elbette yine de beğenmiş olanlar olabilir. Fakat ben 7 yıllık sadık bir seyirciden, kızgın bir seyirciye dönüştüm. Hem de çok kızgın.

Demokrasi cephesinde ise tüm protestolara rağmen halkın talepleri dinlenmemeye devam edildi. Demokrasinin beşiği olmakla övünen devletlerde bile, sermaye sahipleri karar mekanizmalarında halktan daha etkili olmaya başladılar. Artan sosyal ve ekonomik sorunlar göz ardı edildi. Buna karşılık halk karşıt bir harekete girişti. Onların umursamayan iktidar sahiplerini hatırlatan ne varsa zıttını seçtiler. Kızgındılar. İngiltere’de Brexit’e evet basıp, ABD’de de Trump’a oy verdiler. Siyasette yeniden popülizmin yükselmesine yol açtılar.

Peki şimdi ne olacak? Sherlock bitti mi bitmedi mi onu bile anlamadık. Demokrasi ise eskisinden daha kırılgan. Çözüm aslında oldukça basit. Söz konusu kızgın seyirci de olsa kızgın seçmen de, çözüm yolu onların taleplerini umursamaktan geçiyor. Popülizmin peşine düşüp sadece Benedict Cumberbatch’ı sevenlerle diziyi sürdürmek de mümkün, ama dert gerçek demokrasi ise mesele sadece yüzde elliyi aşmak olmamalı. Devletin vatandaşı olan herkes, ama herkes umursanmalı. Talepleri yönetimde ses bulmalı, kararları etkileyebilmeliler. İşte iyi demokrasinin tarifi de bu.

Not: İyi polisiyeden bahsetmişken, kitap tavsiye etmeden uğurlamayayım sizleri: Ahmet Ümit’ten Beyoğlu Rapsodisi ve Jean Christopher Grangé’dan Siyah Kan.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s